Cattaro surlarının üzerinden güneş doğarken berber dükkânın tabelasına asılmış bakır bir kafeste erkek kızılgerdan kuşu ötüyor. Daha yakalanılanı bir hafta olmuş, bu şartlarda yaşayacağı ömrü belki iki belki de üç ay. Yediremiyor kendisine yakalanmayı. Mağrur ve başı dik yakınlardaki başka erkek kuşları uyarmak için tüm gücüyle çıkarıyor sesini. Kafesine… Yuvasına yaklaşmasınlar diye…

   Filip Grovic her iyi ev sahibi gibi o gün de misafirlerinden önce uyandı. Karısı Danica’yı uyandırmamak adına yatakta usulca doğruldu ve ertesi akşam sandalyenin üzerine attığı pantolonunu ve kışlık çizmelerini giydi. Yavaşça yataktan kalktı, lazımlık çömleğini aldı ve yatak odalarından parmak ucunda çıkıp kapıyı hafifçe örttü. Mutfağı yavaş adımlarla geçip oyalanmadan yemek salonuna geçti. Salonun ortasında konumlanmış uzun ahşap yemek masasının önüne geçip geçen sene Bavyera’dan 35 Dükaya getirttiği duvar saatini incelemeye başladı. Filip saate neredeyse 6 aylık gelirini vermişti ama her kuruşuna değdiğini düşünüyordu. Koyu ahşabı ve detaylı işlemeleri salona ayrı bir hava katmış, hanını diğer tüm rakiplerinden daha üstün, neredeyse Cattaro’nun büyük ailelerinin evleriyle, mesela düzenli lanet okuduğu Konstantini ailesinin salonuyla yarışacak hale getirmişti.

   Filip Grovic saatini çok seviyor, her gün az olan boş zamanlarında onu büyülenmiş gibi dakikalarca incelemekten tuhaf bir haz alıyordu. Karısı Danica, onun bu halini birkaç ay önce fark etmişti ve kendisini işten işe koşturan kocasından yorgunluğunun acısını çıkartmak adına onun bu saat takıntısını bir fırsat olarak kullanma kararı almıştı. Kocasını gözleri dikmiş saate bakarken her yakaladığında ona kızmış, bağırmış, saati pencereden dışarı fırlatıp atmakla alakalı olmayacak tehditler savurmuştu. Filip genç bir adam olarak ilk haftalar karısına cevap yetiştirmekle uğraşmışsa da zamanla karısının şirret haliyle başa çıkamaz hale gelmiş hem zevkini sürdürmek hem de karısından kaçınabilmek adına sabahları Danica daha uyanmadan gizlice saatine bakma çözümünü bulmuştu. Aylardan beri sorunsuz işlettiği bu gizli ritüelini bugün de gerçekleştirirken aklına dünkü hengâme geldi ve duvar saatine bir zarar gelmediği için Tanrı’ya şükredip istavroz çıkarttı.

   “Saat 06.40, daha sabah çanına neredeyse 1 saat var” diye geçirdi içinden ve işe koyuldu. Aşağı kattaki girişe inerek sokak kapısının yanına astığı kalın yün paltosunu sırtına attı. Gömleğini ve paltosunu eliyle gelişigüzel düzelttikten sonra sokak kapısından dışarı çıktı. Cattaro kenti deniz kıyısında olsa da kışları gayet soğuk olabilen bir yerdi. Filip yataktan yeni çıkmışlığın verdiği gevşeklikle bir anda soğuk sonbahar rüzgarıyla karşılaşınca olduğu yerde hafifçe titredi. Çevresine şöyle bir bakındı: Sabah sessizliği içerisinde geceliğin yağan yağmurdan kalan sular çatılardan kaldırımlara damlıyor, üzerinde yüzyıllardır kullanılmanın etkisi ile cilalanmış kaldırım taşları sabahın ilk ışıklarıyla parıldıyordu. Sokak kapısını yavaşça arkasından kapattıktan sonra işlettiği misafirhanenin hemen karşısında bulunan çeşmenin yanına geçti. Lazımlık çömleğini yağmur giderine boşalttı ve yüzünü çeşmeden akan buz gibi suyla iyice yıkadı. Daha sonra her sabah 7 gibi kendisine uğramasını tembihlediği oduncu Rajko’yu beklemek üzere çeşmenin önünde yerini almaya hazırlandı ancak tam yüzünde kalan suyu silerken yerde kaldırım taşlarından gayri bir parlaklık gözüne çarptı. Merakla ne olduğunu anlamak için birkaç adım atıp öne hafifçe eğildi. Yerden duranın gümüş Toskana parası olduğu ilk dikkatli bakışında anladı. “Dünkünü ele veren paralar…” diye mırıldandı kendi kendine. Çevresine tekrar dikkatlice bakındıktan sonra iyice eğilip tek hamlede parayı kaptı, cebine attı ve çocukluğundan beri Rajko’yu beklerken durduğu sabit konumuna geri döndü.

   Grovic’lerin misafirhane işleten ikinci nesliydi Filip. Babası Milan Grovic, bu evi karısı ve kızını kaybettikten sonra kendini kumara vermiş bir adamdan uzun ve hararetli bir iskambil oyununda Filip’den bile daha genç bir delikanlıyken kazanmış. Milan bu şanslı akşamdan sonra köyü terk ederek surların içine taşınmıştı. Filip ayrıntılara fazla hâkim değildi; annesi onu doğru düzgün sevecek, babası ise onu ciddiye alıp da olan olayları ayrıntıları ile anlatacak kadar uzun ömürlere sahip olamamışlardı. Az biraz hatırladığı annesi bir yana, Tanrı günahlarını affetsin, babası Milan kendi dönemi için bile fazlaca kaba, huysuz ve ketum bir adamdı ve oğlu Filip’i de dövmekten zevk aldığı komşuları tarafından sık sık dedikodusu yapılan bir konuydu. Filip aile geçmişleri hakkında pek fazla bilgi sahibi olmasa da esasında ailesinin Cattaro Körfezi’nde balıkçılık yapması ile bilinen köylü ve yoksul bir kökenden geldiğini bilirdi. Şehre babasının karttaki mahareti sayesinde taşınabilmişlerdi ve babasının ilk işi de ailesi ile olan tüm bağlarını koparmak olmuştu. Filip şehre taşındıkları ilk günleri pek de hatırlayamasa da gençliğinde köylülüğü komşuları tarafından epeyce kendisine hissettirilmişti. Özellikle kendisi ile yaşıt olan Lorenzo Konstantini tüm çocukluğu boyunca Filip’e zorbalık yapmış, sokaktaki diğer çocukları toplayıp ona sık sık çakıl taşları veya domuz gübresi fırlattıkları oyunlar düzenlemişti.

   Konstantini ailesinin birçok ferdi bilhassa misafirhanenin ilk zamanları hem binanın tadilatı hem de içinin döşenmesi konusunda Milan’a ciddi maddi yardımlarda bulunmuşlardı. Bu sebeple de Milan, Lorenzo’nun Filip’le uğraşmasına ses çıkarmamış bilakis Filip her karşılık verdiğinde oğlunu bir güzel dövmekten çekinmemişti. Hatta Filip’in attığı taşı geri fırlatması sonucu Lorenzo’nun kaşını yardığı günün akşamında Filip’i dayaktan neredeyse bayıltmıştı. Babası, Danica’yla evliliklerinin ilk senesinde zatürreden ölene dek kaba tavrını sürdürmüş, Filip’i işten işe koşturup bir de üzerine en ufak şeyde azarlamaya son anına kadar devam etmişti. Filip’e göre karısının kendisine karşı tavrının sebebi, tıpkı küçük bir çocukken bu kadar zorbalığa uğraması gibi, gene babasının kendisine olan yaklaşımıydı. Babası onu Danica yanındayken bile aşağılamaktan çekinmemiş olması karısının kendisine olan saygısı yitirmesine sebep olduğunu düşünüyordu. Yine de babasına rağmen Filip Grovic buradaydı, hayatta kalmıştı. Grovic evinin beyi, şehrin en lüks misafirhanesinin sahibi olmuştu.

   Filip gözlerini yere dikmiş tam bunları düşünür ve babasının ruhuna bela okumaya hazırlanırken Rajko’nun tanıdık öksürüğüyle gerçek dünya geri döndü. Rajko, önünde yakılacak odun dolu el arabasıyla takır tukur sesler çıkarak; sırtında siyah renkte, yıpranmış, ne kürkü belli olmayan paltosuyla sokağından köşesinden gözükmüştü. Filip geçmişi düşünmenin verdiği sinir ve hararetle “Çingene Rajko, gene az kalsın geç kalıyordun!” diye azarlar gibi seslendi oduncuya. Rajko misafirhaneye doğru ilerlerken kalın beyaz kaşlarını hafifçe kaldırıp koyu kahverengi gözleriyle kendisine bağıran adama yanına gelene dek ifadesizce baktı. Filip ona dik dik bakar ve bir tepki beklerken sokağın karşısında durdu ve odunları seri hareketlerle misafirhanenin kapısına yığmaya başladı. İşini birkaç dakikada bitirdikten sonra Filip’in yanına doğru gelip karşısında durdu ve yüzüne baktı.

   “Yabani Rajko, 10 seneden fazladır burada durur senin odun getirmeni beklerim, bacak kadar çocuktum şimdi koca adam oldum, bir gün ağzından ne bir günaydın ne bir hâl hatır sorma duymuşum.” Deyip tekrar Rajko’dan bir tepki bekledi Filip gözlerinin içine bakarken. Aradığını bulamayınca “Hadi git bre işine!” deyip sertçe eline 3 bakır parayı sıkıştırdı ve odunları içeri taşımak için misafirhanenin kapısına geçti. Rajko parayı aldıktan sonra birkaç saniyede daha arkasından Filip’i izledi, daha sonrasında el arabasını alıp pazar yerine doğru yoluna sallanarak devam etti.

   Kapıyı aralayan Filip, yığılı odunları dörder beşer yukarı kattaki sobanın yanına taşımaya başladı. İşi bitip de yakacak odunları kule gibi kat kat dizince tekrar saate baktı: ‘7.15’. Sonra da iki oda uzaktan, ufacık bir aralıktan karısı yokladı. Danica daha yataktan kalkmamıştı. “Ah tembel karı, bir de bana laf yetiştirir.” Diye kendi kendine söylenip karısını uyandırmak için yatak odalarına geçti. “Kız, Dana kalk be artık, utanmasan öğlen edeceksin he…” deyip uyuyan karısını dürtükledi Filip yatağın kenarından. Danica gözlerini kırpıştırıp kocasının suratına bir anlığına baktı, sonrasında üfleyerek yattığı yerden sağına döndü. “Kız kalksana misafirler birazdan uyanırlar.” Diyerek karısını daha sertçe işaret parmağıyla dürtükledi.

   “Aaahh, tamam kalktık bre! Kıçımı dürt dürt dürt dürt… Ocağı yak geliyorum.” Diye sinirlenerek yerinden doğruldu Danica. Amacına ulaşan Filip tam ocağa yakmaya mutfağa geçecekken arkasından seslendi karısı:

   “Filo fırına gidip 5 tane taze ekmek al, dünden kalan buğday ekmeği misafirlere bile yetmez. Bir de açıksa kasaba uğra, bugün et getirtecek miymiş öğren, tamam mı?”

   “Dana hafızanı mı kaybettin? Dün o Giovanni midir, nedir kimdir bilinmeyen adam fırıncı ve oğlunu dövdü ya. Kan revan içindelerdi, bugün açmazlar.”

   “Cumartesi günü açmaz olurlar mı hiç, insanlar iki günlük ekmeklerini alacaklar.” Diyerek kalktı Danica, yataklarının sağındaki masaya geçti ve ılıması için dün geceden koyduğu bir tas suda yüzünü yıkamaya başladı.

   “Canım benim, tabi sen o saatlerde her zamanki gibi uyuduğun için görmedin ama o kırık parmaklarla hamur yoğurabileceklerini zannetmiyorum.” Dedi Filip alaycı bir tonlamayla.

   Başını tastan kaldıran Danica, ufak aynasında yüzünü inceledi, saçlarını ustaca bir hareketle arkasında topladı ve yadigâr gümüş tokasıyla sabitledi. Başını döndürüp kocasını birkaç saniyeliğine süzdü.

   “Üfff, peki o zaman öğleye doğru pazardan biraz arpa unu getirttir. Ekmekleri ben kalan undan yaparım. Karı kılıklı… Kendine bakmadan bir de bana laf sokuyor.” Dedi yüzünü buruşturarak. Filip son sözcükleri duyamadan çoktan çarpan kapı sesine bakmak için salona geçmişti.

   “Günaydınlar dilerim prensim, umarım dünkü curcuna sizi rahatsız etmemiştir ve iyi bir uyku çekebilmişsinizdir.” Dedi başıyla misafirhanenin tek konuğunu selamlayarak. Vincenzo, önünde durmuş duvar saati incelerken seslenmesiyle Filip’e doğru çevirdi başını. Ökçeli ayakkabılarını yerde zor duyulacak bir şekilde tıkırdatarak döndü ve Filip’e gülümseyerek konuşmaya başladı:

   “Oo sinyor Filip günaydınlar dilerim efendim. Bahtiyar olun… Bahtiyar olun… Son zamanlarda çektiğim en iyi uykuydu ama rica etsem açıklayabilir misiniz? Az önce değindiğiniz, vuku bulan bu hadise tam olarak nedir, umarım dün akşamki kâğıt oyunumuz sonrası sinirle evden ayrılan Giovanni ile herhangi bir bağlantısı yoktur. Kendisi müşahede ettiğim üzere biraz asabi bir mizaca sahipti, özellikle oyunda o ananas denen sarı garip meyveyi kaybettikten sonra fevkalade sinirlenerek kendini dışarı attı.” Son sözlerini tamamlarken sandalyeyi çekip masaya oturdu.

   “Gözlem gücünüz kuvvetli prensim. Evet, ben bizzat şahidim, dün geceki curcunadan Giovanni sorumluydu. Tabi gerçek adı buysa…”

   “O ne demek Filip, kuzum?” Dedi kaşlarını çatarak Vincenzo.

   “Şimdi şöyle ki prensim…” Filip tam lafa girecekken prens parmaklarını şıklatarak sözünü kesti. “Elbette ki söyleyeceklerini merak ediyorum sinyor Filip ama bunları boş bir karınla dinleme niyetinde değilim. Türklerin dediği gibi: ‘Aç ayı darlanmaz’. O yüzden kahvaltımızı ederken hikâyenin devamını dinleyebilirsem çok daha memnun olurum.”

   “Elbette prensim, hazır olsun hemen getiriyorum.” Diyerek başıyla hafifçe selam vererek mutfağa geçti ve kapıyı ardından kapattı. Eşi Danica ekmek hamuru ile uğraşıyordu. “Dana kahvaltı hazır mı, prens bekliyor?” diye sordu Filip. En az üç gün yetecek hamuru yoğurmakla meşgul ve daha 10 dakika önce uyanmış olan Danica, eşine ‘Sen de prensin de zıkkımın kökünü yiyebilir.’ dercesine baktı. Mesajı alan Filip tekrar yemek salonunda dönerek “Prensim kahvaltı biraz sonra hazır olacak.” Diyerek misafirini bilgilendirdi.

   Vincenzo “Anladım Filipcim, o zaman ben de odama çekileceğim. Yazmam gereken birkaç mektup var, hem ayrıca bugün pek önemli işlerim var bu yüzden tuvaletimi yapmam için biri su dolu iki kâse getirirsen çok memnum olurum. Kahvaltı hazır olduğu vakit beni bilgilendirirsin.” Diyerek yerinden kalktı ve kibar ama kasıntı adımlarla odasına döndü. Sessiz, bir başına ve yapacak bir şeyi olmadan yemek salonunda kalan Filip, bu boş vaktinde Giovanni’nin kaldığı odaya bakmaya ve eşyalarını atarak yeni gelebilecek bir misafire odayı hazırlamaya karar verdi. Sadece misafirlere ayrılmış dört odadan oluşan üçüncü kata çıktı. Giovanni’nin kaldığı oda merdivenden çıkınca en sağda kalandı. Filip cebinde yedeklerinin asılı oldu koca bir anahtarlık çıkardı ve sırayla anahtarları kilitte denemeye başladı. Üçüncü seferinde tutturarak kilidi çevirdi, odaya yavaş adımlarla girdi ve her odanın girişinde sehpaya yerleştirdiği gaz lambasını yaktı.

   Oda tahmin ettiğinden daha iyi haldeydi. Giovanni son bir haftadır odasının temizlenmesi için herhangi bir ricada bulunmamıştı, yine de oda yerli yerindeydi; tabi normalde duvarda asılı duran ama yere serilmiş halıyı ve kirli çarşafları saymazsa. Yazı masasının üzerinde deri kaplı açık bir defter ve üst üste dizilmiş kitaplar duruyordu. Filip merakla masanın kenarına yaklaştı. Önce kendine daha yakın duran kitaplara şöyle bir göz gezdirdi: Cattaro Şehir Almanak’ı, Venedik Atlası ve tabii ki bir adet İncil. Kitaplara baktıktan sonra gözü yavaşça ufak deftere kaydı. Dikkatli bakınca sayfanın üst kısmına atılmış bir tarih ve İtalyanca bir listenin yazılı olduğunu fark etti:

14.09.1712     

1- Tekneci için bir adet ananas bul. (Ananasın altı iki kere bastırarak çizilmiş)

2- 5 gün yetecek istihkak ayarla. Not: Milos’la konuşmayı unutma.

3- K.A. için 50 gümüş para topla.

4- Gitmeden günlüğü yak.

   İlk dört maddenin biraz daha aşağısına beşinci bir madde daha haşince karalanmıştı. Filip, gözlerini aşağıya indirip maddeyi okumasıyla bir adım geri çekildi.

5- Lorenzo Konstantini’nin kafasını kesmeden dönme.

   Günlük tutmak bu misafirhanede kalabilecek kişiler için alışılmışın dışında bir aktivite değildi ama bu liste… ‘Tüm bunlar ne demek oluyor?’ diye geçirdi içinden Filip ve günlüğü eline alıp okumaya başladı.

By Fırat Güney


Boğaziçi’nde bir zamanlar buluşurduk. Çünkü Boğaziçi yalnızca teorik eğitim alanı değil; bir aradalığın, karşılaşmanın, tesadüflerin mekanıydı.


Sosyal Manzaralarımız



Alternatif

Yarım yamalak

“Kan istiyorum Kan.” Bir yasa bulmalı. Yazının başında olduğumuza göre en baştan başlayabiliriz. Büyük ve şiddetli bir patlama. Belki…

3 p.m in the morning

Lately, I’ve been thinking about a quote I heard which went “without free will, there is no difference between…

BİR DUVAR

sen gittin ama hissiyatın kaldı arkanda bıraktığın boşluktan korkularım yaratıldı geceleri bir insan şeklini alıp karşıma geçtiler aynaya bakınca…