Yarım yamalak



“Kan istiyorum Kan.”

Bir yasa bulmalı. Yazının başında olduğumuza göre en baştan başlayabiliriz. Büyük ve şiddetli bir patlama. Belki de düşünülenlerin en KORKUncu. Toz ve gaz bulutu. Evrende saçılıyor, dağılıyor, gittikçe artıyor. Kendi içinde devinenler, çarpışanlar, ölenler, doğanlar ve ısı. Gittikçe artan bir ısı var. Çoook ileri sarıyoruz. Mavi soluk bir noktanın içindeki bir buharlı makine. Buharlı makinenin nasıl çalıştığı üzerine çalışmalar, çalışmalar. Bir yasa. Entropi. Bir sistemin enerjisinin uzay-zamandaki dağılmışlığının ölçüsü. Isı her zaman daha sıcak olan bir cisimden daha soğuk olan cisme doğru akış halinde. Termodinamik. Geri evrene sıçrayalım. Evrenin ısısı gittikçe artıyor. Entropi artıyor. Moleküler bir sarsaklık halinde yaşam beliriyor. Düzensizlik ve belirsizlik derinleşiyor. serseri atomlardan serseriBİLİMe bir yol açılıyor. Isı artıyor, ısı artıyor. Maksimum entropi ve evrenin ısıl ölümü, artık ısı artmıyor enerji sabit büyük Donma ve serseriBİLİM sarsılıyor, tutunamamaya başlıyor. Soğukluk. Hareket yok, his yok, duygu yok, kayıtsızlık ve çürüme baş gösteriyor sanki zaman duruyor, hiçlik hissinde insan kayboluyor. Dehumanization. 

İnsan toplumuna dair sözler etmeli. Kapitalizm üretici güçleri, kârları, sömürüyü sürekli arttırıyor. Yabancılaşma katsayısı sürekli artıyor. Enerji akışı yabancı olmayandan yabancılaşana dair bir akış halinde gerçekleşiyor. Geçmiş hep daha güzel tebessümlerle anılıyor. Ücretli kölelik sistemi insanlara ekonomik karakter maskeleri taktırıyor. İnsanlar birbirleriyle mal sahipleri olarak karşılaşıyor. Işığa tutup içinden çizgi geçip geçmediğine bakıyorlar geçmiyorsa sahte oluyor. Sahte insan. Korkmaya hazırız böylelikle. Sürekli korkmaya hazır olarak karşılaşıyoruz birbirimizle. Bir mesafe, bir yabancılık, bir yalnızlık var. Gittikçe artıyor. Karakter maskesi mücadelesinde başarısız girişimler çöküyor. Korku ve kaygı ruhta donma etkisi yaratıyor. Birbirine gerçekten anlatacak şeyler bulamıyor iki iç çekmelerle dolu beden. Korkunun belirmediği ilişki biçimi ortaya çıkamıyor. Korku gittikçe derinleşiyor. Bir kaynağa başvurmalı. “Kapitalist toplumun insanını düşünelim: Okulda, büroda, fabrikada yönetmeliklerden, düzenlemelerden ve “keyfiyet icabı” durumlardan ibaret bir sisteme sıkı sıkıya bağlanmıştır; genel durum hakkında bir bilgisi yoktur, kendisine gösterilmiş küçük bir işlevi yerine getirmeye muhtaçtır. Hayatını ayarlayan bütün dış faktörler başından itibaren, kendisine yabancı ve onun dışında varolan güçler olarak önüne sürülmüştür. Hayatını sürdürmek istiyorsa, uyum sağlamak ve karşısındakilerin istediğini yapmak zorundadır. Çevresindeki insanlar da uyum sağlamışlar, bu yabancı mekanizmanın bir parçası haline gelmişlerdir. Bu durumda o, ezici üstünlüğe sahip anonim bir güç karşısında bulmaktadır kendini. İnsanlarla değil, mercilerle ilişki halindedir artık. Hayatı artık onun değil, topluma biçim veren anonim güçlerin elindedir. Böylesine topyekun yabancı kaynaklı belirleniş ise, ancak varoluşa yönelik bir tehdit olarak yaşanır. Bu teslim edilmişlik duygusu, yabancılaşmış hayatın temel anlayışı olmuştur. Teslim edilmiş olmak, yabancı güçlerin elinde oyuncak olmak, korku demektir. Yabancılaşmış insan korkuyu bile, doğal ve kendisine yabancı bir güç olarak yaşar.” (Kapitalizmde Korku, Dieter Duhm)

Günümüze nüfuz etmeli. Korku artıyor. Proleterya enformalleşiyor. Güvencesizlik, esneklik, parçalanma kavramlarıyla modernleşiyoruz. Yarına dair öngörü gittikçe bulutlanıyor, hisler, bilgiler, düşünceler birbirine çarpıyor. Şimdinin içerisinde riskli bir sürüklenme hali günümüze uğruyor. Tetikte. Değişim değeri her şeyi parçalayabiliyor. İnsanları kullanım değeri haline getirerek bütün teorileri birbirine karıştırıyor. Omurga şiddetli darbeler altında sürekli kırılıyor. Dik duramıyor. Başarısızlık kokuyor her yan. Buharlaşan paraya dokunursam kurtulurum düşüncesi giriyor akla. Zor TARİHe dayanarak role giriyor, sahne alıyor. Sıçrama denemeleri oluyor yoksul mahallelerde yeni model uyuşturucu çeteleri bir mekan ve imkan olarak ZORla karşılanıyor. onlyfans, influencer, sosyal medya mezbahaları zorla güncelleniyor. Bir bağ aranıyor. Belki çeşitli bağlarla yanyana gelir bambaşka bir molekülü yaratırız diye. Olmuyor. Anlam kayboluyor. Yazarken çalışmak gerekiyor. Hiç yazamamak gerekiyor. Hep çalşımak çalışırken kişisel gelişim olmak. İşçileşme dalgası yoksulluk kana karışarak kemikleri aşındırıyor. Ufaltıyor ufaltıyor ufaltı ufak. 22 bin lirayla ONURlu bir köle olamıyor kişi. piç olmayı deniyor. piçleşmek istiyor. keşke çok param olsa da piçin teki olsam diyor namaz aralarında. kişi oluyor insan kavramı silikleşiyor. devam ediyor yine de bir şekilde devam ediyor. ideoloji, din, aile, devlet falan diye geçilemeyecek büyük gerçekliklerin kudreti giriyor yazıya ama yine de geçiliyor. yarı işçi olarak devam ediyor. Ortadan ikiye YARIlıyor ne işçi olabiliyor ne işsiz ne de başka bir şey. oynamaya çalışıyor bu hayatı. Oyunlarla yaşayabileceğini sanıyor. Acıklı bir güldürü oluyor. Bir yandan komik geliyor bir yandan ölüm kadar soğuk bir acı. İntiharı düşlerken soğuk espiriler yaparak EVLERE ŞENLİK getirebiliyor. Esnekliğin içinde neyi nereye oturtacağını bilemiyor. Gerçeklik derken hayat geçip gidiyor, delip deşiyor. Yenilen kurşunlar bile hissedilmiyor. Sıcaklık düşüyor. Atardamar kan taşıyamıyor, toplardamarların pis kanı vücudu ele geçiriyor. “Kan istiyorum, kan”. Sayılarımız yok sayı lazım bize sayı. İstatistiki açıdan bu söylenenler gerçek değil deniyor. İstatistiki yenilgiye uğratılıyor ama gerçeklik ne işe yarıyor, bilmiyor. Kurguyla gerçek arasında ayrım yapma gereği duymuyor. Gereğin gerek olması bile gerekmiyor. suskunluk sessizlik şiddetleniyor. Korku fırtınası vuruyor her saniye. Tedirginlikle yüklü zihin metropolde kayboluyor. Her gece zihnini arıyor bir yerlerde bulamıyor. Gerçek anonim güçlerin elinde tehlikeli bir oyuncak gibi gözüküyor. 

Gerçek bir alıntı yapmalı. O daha iyi söyler. “…Öyle keyifli çalışmıyoruz, keyifsiz bir yer AVM. Hani bizim için, orada çalışanlar için hayatı sıfırlayan bir yer. AVM’de çalışmak nasıl söyleyeyim röntgen çekenlere zarar veren ışınlar gibi geliyor bana, öyle biraz saçma sapan bir yer geliyor aklıma, yani bana hep zarar verdiğini düşünüyorum. AVM’de çalışırken bedenime zarar veren, ruhuma zarar veren bir yer gibi hissediyorum orayı… Hani kukla gibi bir oyunun içindesin mağazada iken, oyun bitince gerçek hayata dönüyorsun. Sanki birisi bizi tek tek yerlerimize yerleştirilmiş gibi, sanki biz bir oyuncakmışız kuklaymışız gibi oluyor. Hani tiyatro alanı gibi mağaza ya da AVM dediğin yer sanki oynamamız gereken bir oyun var, ama habire oyun oynuyoruz gibi, hiç durmadan yani. Bitince de oh deyip şimdi normal hayata dönebiliriz gibi bir şey oluyor. AVM’nin o döner kapısından çıktığın zaman insan bir oh diyerek nefes alıyor önce. Bugünü de bitirdik, şu hafta bir bitseydi gibi düşünceler oluyor önce (Ankara’daki bir AVM’de bulunan mağazada çalışan 26 yaşındaki ONUR) Bu kukla hali içinde hayatı yarımyamalak oynamaya çabalayan bir genç işçi sınıfı doğuyor, boğuluyor. part-time mehmet bir şeyler söylemek istiyor diyemiyor. “Hayat boştur lo”dan “Nasıl Yaşamalı” sorusuna geçişi sağlayacak bir bağlam arıyor, kurulamıyor. Bağlantı zayıf. Çekmiyor. Kul Ahmed’i çağırıyor. Üslup değişsin istiyor. “-yor” insanı hapis ediYOR. 

Bir hikaye yazmalı. bu halde (çokça katı biraz sıvı) kul ahmedin okuduğu kitaplardan etkilenerek yazdığı otobiyografik serzenişli ÖYKÜnmesi yazıya orta yerinden dalma girişiminde bulunur.

GÜNLÜK

… az kalsın. düşüyorum. Soğuk hava, iş yükü çökmüş güne, gün akşam olmuş, içte bitmeyen bir ince sızı, sürdükçe sürüyor. Fırının kendi içinde bir sıcaklığı vardır (ISISI kanımızdadır) BAZAN sıcak bir yuva BAZAN cehennem ateşİ. insana dair. Varoluşu bir hayat hikayesi olmaya mecbur insan yaptıklarıyla, seçimleriyle her daim bir potansiyel teşkil eder. HEM umuttur HEM kara buluttur (yağan ve yağmayan her gözyaşı adına iki cümlelik, noktalamasız bir kelimeler yığını eklensin buraya. okuyucuya ödev verelim-ha-ha) saat 19. mesainin bitmesine iki saat kaldı, Açım. hep böyle. ilk bir aydan sonra alıştım. hazretmeyen Hızır her zamanki yerinde oturuyor. Kasa onun. Patron pat pat. endişe sinir huysuzluk kara bir gülüş yeteneği ve daimi bir baba (rizeli anlayacağınız) -alternatif bir evrende tayyiperdoğan olabilir di- 

“Erdem belki de sırtında bir kulunç gibi taşımak değil son bakışın hakkıyla geride bırakabilmektir.” inayet denize paralel düz bir kara parçası üzerinde adımlayarak noktalaşmıştı (elvedası kaldı bende) Arkasına bakmakta gecikmişti zaten. hayal yokuşun ortasında bıraktı beni. yokuşun tepesine doğru çıktı. geriye dönüp bakabilmişti. bir karaltıydım ben. (veda etmek istemiyordum) Neden beni yokuşun ortasında bıraktın hayal? Yokuşun ortasında bir evde oturuyorduk. Dört yıl yaşadık orada. annem ablam babam ben. babam iki yıl yaşadı orada sadece. bir gece ansızın beyazlarla geldiler aldılar götürdüler. Soğuk, toprak ve taşlık bir yere taşındı o. biz de yardım ettik taşınmasına. yılda bir defa ziyaretine gideriz büyük bir taşla karşılar her zaman bizi. Üstünde ismi yazar bir de fotoğrafı var. 

HAYAL beni niye yokuşun ortasında bıraktın? son bakışta elveda.! (manası kalpte, dikkate şayan hissiyatlar= nokta ve ünlemin birlikteliği) Geride bırakılamayan yanlış sonuçlandırmalarla dolu birçok acı. Zihnin meşguliyetini ve dengesini ele geçiriyor. 2. Fatih (ki benim için aslında birinciydi. ilk onu tanıdım. patronla soy ağacından ilintili değildi. ayırdım aile ile işi kafamda. orospu demişti patronun anasına) modern fırınımızın başındaydı. Bense birçok defa durduğum yer kasanın yanında biraz geniş denilebilecek bir ölçekte duran poğaça ve çörek tezgahının bittiği yerdeyim. hazretmeyen Hızır’ı dik kesiyorum. 2. Fatih ise açıortay çizgisi üzerinde. bakışma için ideal mesafe bu. Ayşe ile bakışmayı tercih ederim tabi. Ayşe’yle ben çok tanışamadan ayrıldı o maalesef. zaten bakmazdı bana. niteliksiz ve meteliksiz yarımyamalak işçiyim ben. emekçi bir ailenin kızına kurtuluş vaad etmiyorum. Ayşeyse çekingen bir güldü benim için. fırının ateşini birkaç saniyeliğine de olsa kalbe tercüme edebilen bir gül. (kıskanma Hayal seni düşünerek geçmişi yeniden icat ediyorum sadece. zaten kıskanmıyor musun artık beni sevmiyor musun? böyle söyleme. yatalım en iyisi. uyuyalım. kapansın zihin. ne kadar yeniden kurgulasam da olmuyor zaten montajda hata veriyor, bu yazı gibi. sadece hayal edebiliyor insan birkaç 10saniye. Ne demek HAYAL’im yok benim? Sen hayalimsin işte. “Ben yokum artık, uzatma” Neyse en iyisi parantezi kapayalım da kötü söz sayımız az gözüksün bu sefer. bak hayalimde bile haksızlık ediyorum sana. ha-ha (çok kendine acıyan içli bir sesle)) Ekmek ve gül diyebilmiştim beceriksizce de olsa. Disiplinli, hamarat ve gözleri kul ahmeti fetheden Ayşe.. (şarkı girsin burada sevgili okuyucu şarkıyı açınız- Ahmet Beyin Ceketi) Güldüğünde güller artıyor ekmekler pişkinliğinden utanıyordu.

yaşlı bir adam girdi. Birbirine benziyor bu müşteriler (insanlar yaşlandıkça birbirine benziyor) iki pişkin ekmek istedi. Umida abla verecek. Sovyet köylüsü. 4 çocuk annesi. Onur’uyla para kazanmak için gelmiş İstanbul’a, düşmüş bu fırın cehennemine. Sovyet varken iyiydi diyor, karnımız doyuyordu, evimiz vardı. Onursuz demiyorum fuhuşa süzülen türkmen kadınlarına. Onursuzlukla orospuluk arasındaki ilişkinin örf ve adetlerimize yönelik açıklaması da çok işlemiyor zaten günümüzde. nasıl İNŞAATTA ucuz işgücüyse türkmen erkekler, kadınları da FUHUŞ sektöründe öyle ucuz işgücüler. Kriz; pezevenkleri, mezbahaları da vurdu tabi. Onur kendiliğinden insana dair bir şey olmasa gerek. Onur; kazanılan, inşa edilen, kaybedilen, yıkılan bir şey. mesela part-time onurum var benim kısa çizginin o keskin tarafıyla sürekli kazınmak suretiyle aşınan acınan bir onur. Zorundalıklar. Sürüklenmeler. Mecburiyetler. BUlunamayan çıkış yolları. Onur biraz da ailesi olana dairdir herhalde ya da aidiyet bağları diyelim. Çocukları için bu zorluğa kat-la-na-rak, en yoksulların ikamet ettiği (çingeneler, ucuz orospular, dilenciler ve bilcümle sokak hizmeti sektörünün yeni ve geleneksel damarları) insanlarla kalıp her gün Hz. sıfatına türlü zevaller getirmekte yaratıcılığını hiç kaybetmeyen Hızırgiller familyasının psikolojik, fiziksel, parasal şiddet çarkının altında ezilmek ama E-Z-İ-L-M-E-M-E-K! ONUR buralara ait. Başka Onur’lar da olabilir tabi. Benim onur diye bir arkadaşım hiç olmadı. o’NUR’suz kaldım da denilebilir.

pişkin ekmekler alındığına göre kasaya gidilecek. hazretmeyen Hızır adamla bir şeyler konuştuktan sonra gülmeye başladı. bir baba gülüşüyle gülüyor BAZAN. Kısık gözler, ağız açılıyor ve dişler… ben oradaysam genellikle bana doğru dönerek güler. içten bir AHMED (part-kul) der. gerçekten çok içtendir. bu adamda sahte hiçbir şey yok zaten. bütün sahtekarlıkları da oldukça gerçek. yapaylık pek az yer bulur böyle adamlarda. ortasınıfkültürü laklakından saçılan tozları her zaman üstünde taşıyan ben ve bengillere özgü bunlar. normal bir insan gülmesinden oldukça uzun süren ve güldükçe daha da gülebilen bir hızır. BAZAN oturup sevmek istersiniz. BAZAN tutup boğazlamak. Çocuklaştığı oluyor böyle zamanlarda. yere meydan okurcasına bir boya sahip olduğu için hazretmeyen Hızırın gözleri de kısılınca elli beş yaşında gözüken bir çocuk gibi oluyor (Benjamin Button’un bitmeyen hikayesi) Anlamadığım için fransız kalmanın bir dış mihrak olarak konumlandırılabilme riskinden dolayı cevap sinyalleri alabilmek maksadıyla bakışma mesafesinde duran 2. Fatih’e bakış attım. Girişim başarısız. Mission incompleted. Anlaşılan şey şu! benim anlamamış olmam ve anlamamamın daha da gülünç bir düzensizliğe yol açması. elektronlar kaçışıyor. entropi. bir şey yapmak gerek. Madem sözün hükümranlığını paylaşamamıştım. O zaman eylemle yol açmalıydım kendime. Müşteriye baktım ve “görevi BUYURMAK olan tezgahtar” ben, buyrun, dedim. bu sefer o da gülmeye başladı. yanlış hamle. tezgahtar da olsan her zaman buyurmamalısın. konum-zaman işgali üzerime doğru bükülüyordu. ısıl enerji her an daha da saçılmaya hazır durumdaydı ve tam o anda kıssadan hisse misali hazretmeyen Hızır sazı eline aldı söylemeye başladı. Bir baba edasıyla kalbimin tellerini titreten o haykıran melodiyi çaldı. “Ahmed, dedi. Sen, dedi. MUTLULUK nedir bilmeyen bir adamsın.”

Akıtıyorum. topal royalim yine mısır ekmeği mi yaparsın. ‘He valla’. Sen mutluluk nedir bilmeyen bir adamsın Mutluluk MUTLULUK (eko verilsin hadi okuyucu öyle yatarak okumak yok yüksek sesle acı sosu yüksek bir eko hayal et bakalım) neden birazdan kuracağım beylik laflara hapis ettin beni? (barajın düşmesine rağmen sevginin yüzde 4 oy almasıyla nicel bir değerlendirme yapılmış olup nicel birikimin nitel sıçramaya yol açan yasasına da yaslanarak nitel sevme duygusundan istifamı veriyorum bile demedin hayal) Hayatım bir film şeridi gibi aktı. Işık hızıyla yarışan bir hızda gözümün dünyayla kurmaya çabaladığı o görme ilişkisi esnasında. “evet”, dedim kısık sesle “doğru”. (Ama sana mutsuzluğun romanını yazabilirim Hızır Bey diyemedim. yalanlık ve sıkıcılıkla yaralayıp ömür boyu dört duvar arasına hapis edebilirim mutluluğu. doğru taktik ve stratejiyle bunu yapabiliriz. ideolojik yoğunlaşmamızı ve devrimci mutsuzluğu inşa parti-girişiminin programını evet biz yazabiliriz. Mutsuzlar mutsuzca sokaklarda özgür ÖZGÜR dolaşacaklar ama mutlular dört duvar arasına. mutsuz ruh işçilerinin diktatörlüğü manifestosu. bunu biz yazacağız mutsuz okuyucu. parantezsiz ve keskin. noktalı virgüllü falan. zayıflığa yer yok. bir mutsuzluk inşası var. tuğlalar halkımızın en derin ruhlarında yatıyor. bulup bulup çıkaracağız.) Bulup bulup yaparken mutlu muydun peki? mutlu muydum ben? El mecbur çöple bir takas yaptım. Atkı aldı benden kitap verdi bana. Kitabı okudum ve öğrendim mutluluğun ne olduğunu. Sizinle de paylaşayım. Tanımlamak için kırmızı kalemle önce mutluluk yazalım sonra da iki nokta koyalım siyahla devam edelim ardından. Mutluluk: İnsanın sevdiği kişiye yakın olmasıdır. Yani birisini seveceğiz sonra ona yakın olacağız ve mutlu olacağız. Aslında formül gayet basit. O halde (çokça gaz) yazıya Hayal’i çağıralım ve mutlu olalım. “Ben artık yokum, anla bunu.” dedi Hayal. Tamam tamam yoksun anladık ama okuyucuya anlatmak için iki cümle gelsen olmaz mı? Sonra geri gidersin zaten iki cümlecik…

Mutluluk hayaldir yoldaşlar. HAYAL’i.!

(Yasa: Galata kulesine bir defa bir kişiyle çıkılır. DÜŞmeden TUTUNmalı)

yeni bir müşteri girdi sonra. her şey geride kaldı onlar için. carpediem taktiği. benim içinse sırtımda taşımayı planladığım yükleri mideye indiren bir darbe oldu. 1 saat 45 dakika, açım. geçer herhalde. Buyurun hoşgeldiniz! Ayçöreği ver (kim konuştu yine) Düşlüyorum… 

Bir eleştiri yazmalı.

k. ahmed: ne düşünüyorsun, olmuş mu?

p.t. mehmet: taklit ve çarpma var.

k. ahmed: sen kendi hayatını anlat demedin mi anlattık işte.

p.t. mehmet: bayat ve malzemeden kaçılmış mısır ekmeği gibi olmuş.

k. ahmed: etkilenmediğimi söyleyemem ama hem sen istemedin mi bu öyküyü yazmamı nasıl hissedersen öyle yaz dedin ben de böyle hissettim. taklitler yaşantılar ve kurgular bana aittir. ben de bir taklit sayılırım zaten

p.t. mehmet: ben istedim de taklit, tekrar ve çarpma çok açık değil mi ahmedim nasıl ÖZGÜN öykü diye yayınlayabiliriz ki yazıyı, kaynakça yok bir şey yok alıntılar belli değil. noktalama işaretlerinde sıkıntı var biraz saçma olmamış mı, nasıl OLACAK?

k. ahmed: kanınla yaz demiştin bir ara bana kanımla yazdım işçi sınıfı, kültür diye falan anlatıp duruyorsun TAKLİT TEKRAR ÇARPMA olmasa hiç olur mu atomlardan molekül, kültür hiç olur mu işçi HEP olduğu gibi işçi? 

kanında hissetmedin mi okurken hem yarımyamalakların hayatlarının gerçek mi taklit mi oyun mu olduğunu kendileri bile anlayamaz biz de yazarız bu öyküde anlatılar hatta bu yazıda anlatılanlar tamamen HAYAL ürünüdür ürün yerleştirme falan da vardır öyle her yerde tüketmeyiniz diye-ha ha toplardamarlarımda geziniyordu Pis kan toplardamar çizgisinin takipçisi mi olacağız kırık hayatlardan tutunamayanlara tutunamayanlardan serseriBİLİMe onu şimdi sen uydurdun ben bilmem ama tarihi ancak kanımızla yazabiliriz kanını döküyor ruh yoldaşlarımız duymuyor musun tren raylarında. TARİH yazıyorlar tarih!..Telif yememek için belki biz de kanımızı dökmeliyiz o zaman okumuyorlar ama haber bile olmuyor haklısın korkunu…

p.t. mehmed: Ahmed bak bizim motorlu güzellik salonu geçiyor-ha ha (çekçeğin bağlı olduğu motorun üstündeki Merve Güzellik Salonu tabelasını gösteriyor)

k. ahmed: kağıtçı hüso bu hayatla eğlenmeyi iyi biliyor valla.

k. ahmed: çöpten çıkar mı güzel bir dünya, ne dersin?

p.t. mehmed: beylik lafları bırakamadığımız gibi beylik sorulardan da vazgeçemiyoruz herhalde.

k. ahmed: mehmedim be sorular değil ki suçlu olan cevaplar hep yarımyamalak..

Bir not bırakmalı. Sarı Çizgiyi Geçmek Tehlikeli ve Yasaktır!

By Part-Time Mehmet


Boğaziçi’nde bir zamanlar buluşurduk. Çünkü Boğaziçi yalnızca teorik eğitim alanı değil; bir aradalığın, karşılaşmanın, tesadüflerin mekanıydı.


Sosyal Manzaralarımız



Alternatif

3 p.m in the morning

Lately, I’ve been thinking about a quote I heard which went “without free will, there is no difference between…

BİR DUVAR

sen gittin ama hissiyatın kaldı arkanda bıraktığın boşluktan korkularım yaratıldı geceleri bir insan şeklini alıp karşıma geçtiler aynaya bakınca…