Aşk hangi kampüste, hangi ağacın arkasına saklanıyor?
ghostlanan bizler değil de aşkın ta kendisi olabilir mi?
Bazıları aşkı Kuzey’in yemekhane sırasında arar, bazıları Güney yokuşunda kaybeder. Ben hem yemekhane sırasında arayan hem de güney yokuşta kaybedenlerden biriyim, sanıyorum çoğumuz gibi. Bilmiyorum farkında mısınız ama Kuzey Kampüs sürekli inşa halinde ama bu sadece Naci İnci ve saray yavrusu yurtların yapımı kaynaklı değil; aşkın, tutkunun inşası. Güney’in hafif çökmüş, yaşı geçmiş, nostaljik havasına karşın Kuzey biraz daha dinamik bir yaşam alanı sunuyor bizlere -mesela her an kafanıza bir tuğla ya da aklınıza birileri düşebilir. Güney’de İstanbul manzarasıyla crushını kesmek arasında kararsız kalabilirsin ama Kuzey öyle mi? Çirkinliğin, kirin, tozun, yıkımın içinden her an bir güneş gibi doğabilirsin. Üstelik Boğaziçi İtiraf Ediyor’a düşme ihtimaliniz eğer ki Kuzey kampüsteyseniz %95 daha fazla, tabii her an çatısından su akıtan bir yerde çalışmayı göze aldıysanız ve de çakmağınız varsa. Ki bu sizi aşkı bulmada daha şanslı biri yapar, ya işte aşk dediğime bakmayın Emine Erdoğan falan değilseniz kimse sizin önünüze dünyaları sermeyecek. Ama sanırım artık dürüst olma vakti geldi. Kimsenin aşk aradığı falan yok. Hiçbirimizin bir büyük duygu daha kaldırmaya mecali yok, şahsen yıllardır kol çalışıyorum ama benim bile bunu göze alasım bugüne kadar hiç olmadı. Kimseyi manüpüle etmek gibi bir derdim yok ama hepimiz sistem içerisinde ürünleşip, paketlenip raflara konulduğumuzu farkındayızdır diye düşünüyorum. Değiliz diyenler Hinge hesabını kontrol ederse sevinirim.
Köşemin henüz ilk yazısında sizi kapitalizm ve romantizm paradokslarıyla boğmak istemiyorum, bu ikinci yazımın teması olacak. Benim derdim yaşadığımız pardon yaşayamadığımız şu sağlıklı bir romantik bağ kurma meselesini sesli düşünmek. Bir ilişkiyi bitirmenin fikirlerine oldukça önem verdiğin bir arkadaşından duyduğun “yanına yakışmıyor, sana göre biri değil kanka ya” lafını duymanın yettiği bir dönemden herkese günaydın öncelikle. Başına benzer bir durum gelmiş olanlar oturup bir sakinleşsin ve bu durumu normalleştirmeyi öğrensin. Biz bu saçma sapan ilişki dinamiklerini normalleştirmeyeceğiz diyen boomerları yazının bu kısmında veda etmek üzere uğurluyorum. Kuşağımı aşağılamak, zekalarını küçümsemek istemediğimden dolayı yazımda araya iki üç ingilizce terim sokup, TikTok açıklamaları yapıp kendimi neslin sesi olarak adlandırmayacağım. Evet sistem bizi olabilecek en basit ve ise yaramaz ürünlere dönüştürme konusunda başarılı olabilir- no thanks, I use ai- ama çoğumuzun hala haftalık minimum 500 sayfalık okumaları var. Tamam hepimiz chatgpt’ye özetletiyoruz, aynen. Her neyse. Konumuza dönelim. Nerede saklanıyor demiştik di mi? Mekanları bir köşede misafir edip odağıma bu kampüslerde saatlerini geçiren öğrencileri yani bizleri ele almak istiyorum. Hadi diyelim bu aşk saklanıyor bir yerlerde, yahu kim bulmak istiyor, hangimiz arıyor ki?
“Manzara” is the new Vogue ve evet aşık olmak, üstüne bir de biriyle sevgili olmak is kinda embrassing.
Bağlanma özelliğimizi nasıl kaybettik, bizi bundan utanç duyacak raddeye getiren yolculuk nerede ve nasıl başladı biraz konuşalım. “Bağlanma özelliğimizi nasıl kaybettik?” diye sorunca da olay bir anda kişisel bir dramdan toplumsal bir fenomene dönüşüyor. Çünkü mesele sadece biz ghostluyoruz, bizi ghostluyorlar değil; mesele artık hepimizin ilişkiler konusunda minik minik davranış ekonomisi modelleri gibi takılması. Yani birinin mesajına cevap vermeden önce kafamızda otomatik bir “cost-benefit analysis” çalışıyor: “Bu kişiyle konuşursam bugün modum düşer mi? Yoksa dopamine hit alır mıyım? Peki bunun bana tam olarak faydası nedir?” ya da hadi açık olalım “Bir noktada evine çağıracak mı, çağırsam gelir mi?”. Adam Smith mezarında taklalar atıyor çünkü görünmez el artık Hinge algoritması.
Kendimize dürüst olalım: Biz bağlanmayı kaybetmedik aslında, sadece bağlanmayı outsource ettik. Romantik emeğimizi, ilgi gösterme kapasitemizi, duygusal dayanıklılığımızı story likelamayla başlatıp situationshiplere devrettik. Aşk değil, aşkın demo versiyonu sevdik “Free Trial of Emotional Attachment”. Üstelik iptal etmeye bile gerek yok, kendini zaman aşımına bırakıyor. Sonra da çıkıp “neden kimse kimseye bağlanmak istemiyor?” diye soruyoruz. Bağlanmak biraz dayanıklılık, biraz risk, biraz kararlılık gerektiriyor. Biz 15 saniyeyi geçen Tiktokları bile izleyemiyoruz. İlişkiye başlamayı geçtim, bazen aynı insanla 5 gün aralıksız konuşmak bile fazla büyük bir yatırım gibi geliyor. Çünkü modern ilişkilerde asıl korktuğumuz şey terk edilmek değil; verimliliğimizi düşürmek. Verimlilik! Kimsenin kullanmadığı ama asıl gerçekleri önümüze somut bir veri olarak koyacak o kelime. Bir ilişkiye zaman ayırmak bize “dönem sonunda transcript’e işleyecekmiş” gibi geliyor. Düşünelim:
Ödev yetiştirirken birine “ya biraz konuşalım mı?” demek = performans kaybı
Yeni insanlarla tanışmak = cognitive load
Flörtün mesajını açmadan bırakmak = enerji tasarrufu
Gün sonunda kimse bağlanmak istemiyor ama storylerimizi kim beğendi diye bakmaktan da asla vazgeçmiyoruz. Bağlanma yok, ama pasif gözlem var. Aşk yok, ama mikro etkileşim var. Elde var kampüs ekosisteminde toplanan sosyal bir veri ya da bir daha yazışmamak üzere seni hep uzaktan izleyecek olan Instagram’da yeni bir takipçi. Her iki taraf da duygusal emek vermekten kaçındığı için ilişkiler artık “Who Will Break First?” yarışmasına dönmüş durumda. Aşkın kendisi değil, first mover disadvantage korkutuyor. Bu cümleyi aklınızın bir köşesine yazın ve ne zaman biri için “acaba ondan hoşlandığımı anladı mı ya?” şeklinde sorular sormaya başlarsanız kendinize gerçek duyguları olan sanal dünyada yaşamayan bir insan olduğunuzu hatırlatın. Birinden hoşlanmak, karşılık alamamak, reddedilmek kimseyi loser yapmaz, gerçeklikten kopuk olmayan bir insan yapar.
Modern flört sahnesi, oyun teorisinin canlı canlı sahnelenmiş hali. Ve bu noktada hakikaten şunu sormak lazım: Aşk saklanıyor mu, yoksa biz onun bulunduğu yere bakmamayı mı seçiyoruz? Sanırım ikisi de. Aşk o Kuzey’in tozlu yollarından birinde muhtemelen saklanıyor, ama biz zaten en başta Güney yokuşu çıkmaya üşeniyoruz. Bağlanma özelliğimizi kaybetmedik aslında; biz onu askıya aldık. Ne tamamen sildik, ne de tam olarak teslim ettik. Yarım bıraktık. Her şey gibi. Geçen sene başlayıp sadece 12 dakikasını izlediğin dizi, en son 5 yıl önce okuduğun kitabın 20.sayfası ve nakarata kadar bile dayanamadığın o şarkı gibi. Sonuç? Bırakalım da aşk hangi kampüsteyse tam olarak olduğu yerde saklanmaya devam etsin. Biz daha aynada gördüğümüzü kabul edemiyoruz, sıfırdan hayatımıza droplanan bir çift gözle mi bağ kuracağız?
By Öykü Altındal
Görsel: Gupse Bolat

