Laktozsuz Sütlü Nuriye



“Daha önce cevap vermemek için Kazakistan’a giden olmadı, bak Tekirdağ’a giden oldu.”

Geri döndüğünde cevabını hazırlamıştı. Geldi, karşıma oturdu, bağdaş kurdu, çayına şeker attı, karıştırdı, konuşmaya başladı sonra. Hazırladığı cevabı yerde mi bulmuş, birilerinden mi duymuş, gazetede mi okumuş anlamadım. Dedi ki:

-Seninle kıta değiştirdikten sonra kara kediye şiir okudum. Birlikte eve yürüdük. Ona mama da su da vermedim. Başını okşadıktan sonra eve girdim, Tekirdağ’daki eve. İki yıldır bu sorunun cevabını teşvik ettiğinin farkındayım. Kazakistan’a gideceğimi cümle aleme haber etmemiş olsan belki daha erken merakını giderirdim. Rica ediyorum bu sefer iğneyi de çuvaldızı da kendine batır, az sonra duyacağın cevap da dahil olmak üzere hiçbir şeyin sorumluluğunu kabul etmiyorum.

Kısa cevap, 

seni kabul etmiyorum. 

Uzun cevap, 

içime sinmiyor ama yirmi birinci yüzyılda her şeye rağmen kadınların da insan olduğunu kabul ettim. Ademoğlu kendi tarihini henüz ağzında gevelerken evvela yazmaya kendinin en “yüce”sinden başladı – ama insanlar kısım kısım. Her tarih yazan kalemini kendisiyle sınırlamak istemedi; dağın, taşın, tren raylarının, baklavanın, öfkenin, köpeğin, kadının tarihini yazdı. Kısımlardan bir kısım bunları yazarken insan olmaktan geri duramadığı için dağın, taşın, tren raylarının, baklavanın, öfkenin ve köpeğin tarihine onların insaniyetini dahil etti. Hal böyle olunca kadın da, her şeye rağmen, mecburen insan mertebesine tenzil etti. Bu sebeple seni, kelimenin tam anlamıyla aşağılanmış bu halinle, kabul etmiyorum. Geriye dönmek, terfi etmek arzunun farkındayım. Çabanı elbette takdir ediyorum ama kimse rezil olmak istemez. Sen de rezil olmak istememelisin. Ömrünü karşına çıkan bütün rezaletlerle kavga ederek geçirdin, birlikte geçirdiğimiz yıllarda beni de buna dahil etmeye çalıştın. Kabul ediyorum, ben de bir kısmında orada olmak istemiştim. 

Hatırlarsın:

Bir gün seninle pek turistik bir lokantaya yemek yemeye gitmiştik. O an orada bulunan pek çok turistten bir turist önüne konulan lahmacunu çatal bıçak ile üçgen dilimlere bölüp yemeye başlamıştı. Önce beni ardından diğer masalarda oturan ve kuvvetle muhtemel lahmacun yemeyi bilenleri kışkırtmak ve en nihayetinde cümleten turisti – yalnızca o anlığına – zavallı turisti, oradan kovalamak istemiştin. En büyük destekçin bendim. 

Yalan söylemeyeceğim, keyif almıştım. Ancak yine hatırlarsın ki kışt dediğin turistin sülalesinde bazı nüfuzlu kimseler vardı. Kazakistan’a gitmekten başka çarem kalmadı, bu rezaletle de kavga ettin. Sonunu artık sen de, sen de, sen de biliyorsunuz. 


Boğaziçi’nde bir zamanlar buluşurduk. Çünkü Boğaziçi yalnızca teorik eğitim alanı değil; bir aradalığın, karşılaşmanın, tesadüflerin mekanıydı.


Sosyal Manzaralarımız



Alternatif

Yarım yamalak

“Kan istiyorum Kan.” Bir yasa bulmalı. Yazının başında olduğumuza göre en baştan başlayabiliriz. Büyük ve şiddetli bir patlama. Belki…

3 p.m in the morning

Lately, I’ve been thinking about a quote I heard which went “without free will, there is no difference between…

BİR DUVAR

sen gittin ama hissiyatın kaldı arkanda bıraktığın boşluktan korkularım yaratıldı geceleri bir insan şeklini alıp karşıma geçtiler aynaya bakınca…