İstanbul için sıkıntılı bir gün başlamıştı. Sabahın erken saatlerinden beri şimşekler birbiri ardına kılıç darbeleri gibi Karadeniz’e iniyor, gök gürültüsü havada top mermileri gibi patlıyordu. Fırtınanın yoğun gürültüsü köyün camisinden gelen öğle ezanının belirsiz sesine karışırken; Selim bir köşede, bakımsızlıktan çürümüş bir belediye otobüsü durağında kendisini alacak aracı bekliyordu. Selim 24 yaşında, ortalama bir boyda, zayıf, kumral saçlı bir gençti. Yeşil gözleri durağın her tarafına yapılmış ve birbirine geçmiş geçmiş anlaşılmaz yazı ve şekilleri incelerken saf ama hastalıklı yüzü kapalı havada soluk mavi bir renk alıyordu. Havanın kötülüğüne rağmen dışarıdan bakan bir kimse Selim’in kayıtsız halini bir süre incelese “Amma da umursamaz adam ha” derdi herhalde. Halbuki bu kayıtsız dış görünüşün altında, zihninde devamlı yankılanan tek bir düşünce vardı: “Bu işe kesinlikle ihtiyacım var”. Selim hemşirelik bölümünden yeni mezun olmuştu ve hiçbir yerde istediği parayı kazandıracak bir iş bulmamıştı. Adı sanı duyulmamış olsa da klinikten gelen böylesine dolgun maaşlı bir iş teklifi onun için piyangoyu tutturmak demekti. Bu teklifin Selim için bu kadar önemli ve heyecan verici olmasının temel sebebi yılların üzerinde biriktirdiği sıkıntı ve stresti. Doktor olan babasının, beraber geçirdikleri trafik kazası neticesinde ölmesinden beri dört yıldan fazla zaman geçmişti. Kaza sonrasında, iyileştiği günden beri annesiyle beraber iki küçük kız kardeşine bakmak ve evi geçindirmek için bir orada bir burada didinip duruyor hem okuyor hem çalışıyor hem de aileyi bir arada tutmak için çaba sarf ediyordu Selim. Bunların üstüne, daha önce çalışma hayatında bulunmamış, sevdiği kocasını kaybetmiş annesine destek de olduğu bu dört yıllık dönem Selim’i hem maddi hem de manevi anlamda ciddi derecede yormuştu. Kız kardeşleri Ekin ile Elif ise yeni ortaokula geçmişlerdi ve onlar büyüdükçe evin harcamaları haliyle gittikçe artmaktaydı. Emindi ki bu klinikten gelecek düzenli, dolgun bir maaş ailesindeki herkesi son derece rahatlatacak, önlerini görebilmelerini sağlayacaktı.
Tüm bunları düşünürken siyah renkte sedan bir otomobilin sert bir fren yapıp önünde durmasıyla içinde bulunduğu gerçekliğe geri döndü. Arabanın içinden kalın bir ses kendisine seslendi.
“Selim Arıkan?”
“Evet, benim.”
“Buyurun arkaya geçebilirsiniz.”
Selim kapıyı açtı, sıcak ve rahat koltuğa oturdu. Kapıyı kapatmasıyla birlikte ani bir kalkışla, araba köyün kesen anayoldan sola dönerek kliniğe doğru gitmeye başladı. Şoför kötü havaya rağmen açık renk güneş gözlüğü takmış, beyaz tenli, sakallı sert çehreli bir adamdı. Dikiz aynasından, tek eliyle gözlüklerini hafifçe indirip belirgin bir şekilde Selim’i süzdükten sonra gözlerini çevirip tamamen yola odaklandı. Araç ilk önce köyden dışarı çıktı, anayolda birkaç dakika daha ilerledikten sonra ağaçlar arasında saklanmış denilebilecek tenha bir ara yoldan sağa girdi. İstanbul’da bulunan ormanlarının tanıdık, huzur veren manzarası; fırtınanın şiddeti ve korkunçluğuyla grotesk bir tabloya dönüşmüştü. Oradan oraya dallardaki yapraklarmışçasına savrulan ağaçlar, uçuşan yaprak kümeleri, lastikler altında ezilen çamurun sesi ve kuvvetini içeriden bile algılayabildiği rüzgârın uğultusu bu sıcak ve rahat arabanın içindeyken bile Selim’in tüylerini diken diken etmeye yetiyordu. Araba biraz daha ilerledikten sonra parlak metal parmaklıklı bir kapının önünde durdu. Kapının üstünde kliniğin ismi yazılıydı: ‘Özel Maviköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Merkezi’.
Binanın kendisi güzel olmakla beraber ilk bakışta insanın tespitte zorlanacağı bir garipliğe sahipti. Eski İstanbul konaklarına benzer dört katlı bir yapıydı ama bir konak için enlemesine fazla uzundu. Biraz daha dikkatli bakınca ise tasarımındaki minimalist detaylar zaten binanın çok da eski olmadığını ele veriyordu. Konağın arkasında ise Selim’in ilerlediği yönden ayrıntıları tam da anlaşılamayan devasa betondan bir blok gözüküyordu. Binanın zar zor seçilen ufak pencereleri olmakla beraber, bu fırtınalı havada ormanın içine rasgele gökten düşmüş, gri bir küpe benziyordu. Selim binaya bakınca nedense düşmanca bir varlık tarafından izlediği hissiyatına kapıldı. Tüm bunları incelerken araba bu sefer yumuşak bir şekilde konağın sütunlu girişinin önünde durdu.
“Geldik, inebilirsiniz.”
Girişte Selim’i üniformasıyla sarı saçlı, hafif bir makyaj yapmış, hoş bir hemşire bekliyordu. Arabadan inip selamlaştıktan sonra beraber içeri geçtiler. Binanın içi sanki insanın içini ısıtmak, insana evindeymiş hissiyatı vermek için hususi bir özenle döşenmiş gibiydi. Koyu renk ahşap parkeler, gene aynı renkte bel hizasına kadar yükselen ahşap duvar panelleri, bej rengi duvarlar ve sıcak sarı ışıklar insanı rahatlatıyor, kendisine çağırıyordu. Hemşire önde Selim arkada koridorda biraz ilerlediler. Koridorda, Selim’in ofisi kapıları olduğunu tahmin ettiği birkaç kapı geçtikten sonra bir kapının önünde durdular, kapının üzerinde bir isim yazılmıştı: ‘Prof. Dr. Akif Eğilmez’.
By Fırat Güney

