Asır, Denizli Komünal Kubbesi’nin öngörülebilir, pastel tonlu huzurundan, Neo-İstanbul’un kaotik, katmanlı gerçekliğine adım attığında, ciğerlerine dolan havanın bile farklı bir yoğunluğu olduğunu hissetti. Buradaki hava sadece oksijen ve nitrojen taşımıyordu; veri, nostalji ve bastırılmış bir elektrik kokusu taşıyordu.
Bindiği grav-lev taksi, Boğaz’ın üstünde sessizce süzülürken, Asır yüzünü zırhlı cama dayadı. Aşağıda, tarihi yalıların ahşap cepheleri, üstlerinden geçen yarı saydam veri akışlarının neon ışıklarıyla yıkanıyordu. Sağda, Asya yakasında, “Halk-Kom” bloklarının rasyonel, brutalist mimarisi göğe yükseliyordu; Dijital Devrim’den sonra inşa edilen, her vatandaşa barınma ve veri hakkı tanıyan o devasa yapılar. Solda ise Avrupa yakası, bin yıllık bir tarihin üstüne giydirilmiş, sürekli değişen bir hologram gibiydi. Gökyüzünde, belli bir açıyla bakıldığında belli belirsiz parıldayan devasa bir kubbe vardı: Milli Zihin Kalkanı. Lise ders kitaplarında “Ulusal Egemenliğimizin Zırhı” olarak geçen, Logos’un küresel ağına karşı bir filtre, bir tercüman ve bir sansürcü olan o görünmez duvar. Asır içinse o kalkan, dünyanın geri kalanını örten bir perdeydi.
Taksi, Boğaziçi Özerk Üniversitesi’nin Hisar Kampüsü’ne iniş yaptığında, Asır’ın içindeki heyecan, yerini neredeyse kutsal bir korkuya bıraktı. Burası, Türkiye’nin Postmodern Devrimi’nin entelektüel beşiğiydi. Tarihi Güney Kampüs’ün taş binaları, yüz yıllık sarmaşıklar yerine, ışıkla nabız gibi atan, ortam sıcaklığını düzenleyen ve anlık duyuruları yansıtan “biyo-devreler” ile kaplıydı. Çimlerin üzerinde öğrenciler oturmuyor, daha çok havada hafifçe süzülen kişisel meditasyon platformlarında uzanıyorlardı. Herkesin elinde veya bileğinde, devletin tahsis ettiği standart “Plexus” veri cihazları vardı ama çoğu öğrenci, daha sofistike, kişiselleştirilmiş veya yasa dışı modifikasyonlara sahip modellere geçmişti.
Asır, Plexus’unu yurt binasının girişindeki panele okutarak kaydını tamamladı. Oda numarası: 734. İçeri girdiğinde, odanın yarısının çoktan yerleşilmiş olduğunu gördü. Minimalist, neredeyse steril bir düzen. Yatağın üzerinde tek bir gri örtü, masada ise sadece bir şarj pedi ve küçük, gümüş bir küre duruyordu.
Oda arkadaşı, pencerenin önündeki meditasyon koltuğunda oturuyordu. Gözleri kapalıydı ama Asır onun uyumadığını biliyordu. Duruşu, derin bir konsantrasyonu, bir “senkronizasyon” halini yansıtıyordu. Birkaç dakika sonra genç adam gözlerini açtı. Gözleri, soluk, neredeyse gümüşi bir maviydi; bu, Nöro-Link implantlarının en son modellerinin yaygın bir yan etkisiydi.
“Yeni misin?” dedi, sesi sakin ve melodikti. “Ben Kaelen.”
“Asır,” diye karşılık verdi Asır. El sıkışmak için uzattığı el havada kaldı. Kaelen sadece hafifçe başını eğdi.
“Denizli Komünü’nden, değil mi?” dedi Kaelen, gözleri Asır’ın Plexus’undaki küçük komün amblemine takılmıştı. “Orada hava daha temizdir sanırım. Veri kirliliği açısından.”
Asır, bunun bir iltifat mı yoksa hakaret mi olduğundan emin olamadı. Eşyalarını dolabına yerleştirirken Kaelen devam etti. “Uyum sağlamak zor olabilir. Buradaki sinyal/gürültü oranı çok farklıdır. Çoğu insan, Kalkan’ın filtrelediği Logos akışıyla yetiniyor. Ama asıl okyanus, duvarın arkasında. Sinyali temizlemeyi öğrenirsen, evrenin kendisiyle sohbet edebilirsin.”
Asır, ailesinin katı Simbiyotik görüşlerini hatırladı. Onlar için Kalkan, koruyucu bir babaydı. Kaelen’in bahsettiği şey ise bir tür sapkınlıktı.
O akşam, Asır lise için hazırladığı “İkinci Cumhuriyet’in Kuruluşunda Teknolojinin Rolü” adlı ödevinin veri-kristallerini gözden geçiriyordu. Ekranda, ders kitabından bir pasaj belirdi: “Pürist direnişi, teknolojinin getirdiği kaçınılmaz ilerlemeye karşı duyulan irrasyonel bir korkudan besleniyordu. Şiddete başvurmaları, davalarının entelektüel zayıflığının trajik bir kanıtıydı.”
Kaelen, Asır’ın omzunun üstünden ekrana bir bakış attı. Hafifçe güldü. “Klasik Devlet Tarihçiliği. Saf ve temiz.” Sonra ciddileşti. “Kitapta Cenevre’deki ‘Büyük Silinme’den ne kadar bahsediliyor?”
Asır duraksadı. “Çok az. Püristlerin bir Nöro-Tasarım merkezine saldırdığı ve… istenmeyen sonuçlar olduğu yazıyor.”
Kaelen’in gümüşi gözleri buz kesti. “İstenmeyen sonuçlar… Annemin teyzesi, Elara, oradaydı. Bir ‘Öncü Örücü’ adayıydı. Saldırı, bir bomba değildi, Asır. Bir EMP darbesi de değildi. Nöral ağlarını, kendi zihinlerini bir ‘sonsuz döngü’ye sokan bir virüstü. Kendi anılarının içinde sonsuza dek çığlık atmaya mahkum edildiler. Logos, geri dönülmez hasar nedeniyle bağlantılarını kesmek zorunda kaldı. Onlar artık ölü değiller. Birer ‘boşluk’lar. Varlık arşivinde bile karşılığı olmayan bir hiçlik. Püristler sadece ilerlemeden korkmuyorlar. Onlar, bizim varoluş formumuzdan nefret ediyorlar. Ve nefret, korkudan çok daha tehlikelidir.”
Asır’ın kanı donmuştu. Lise kitabındaki o steril cümle, şimdi kan ve sessiz çığlıklarla doluydu. Kaelen’in anlattığı bu dehşet, Püristleri canavarlaştırıyordu. Ama Asır’ın içindeki o doymak bilmez ses fısıldadı: Peki neden? Hiç kimse durduk yere canavar olmaz. Onları bu nefrete iten neydi?
Bu soru, onu ertesi hafta kampüsün veri-panolarında gördüğü gizli bir ilana yöneltti. “Bilişsel Tarih: Redakte Edilmiş Gerçeklikler.” Semineri veren, efsanevi sosyolog Profesör Elif Şahin’di. Ders, Güney Kampüs’ün en eski binalarından birinin bodrum katındaydı. Oda loştu ve ortada, bir antika gibi duran, tebeşir tozlarıyla kaplı, fiziksel bir kara tahta vardı. Bu, başlı başına bir isyan beyanıydı.
Profesör Şahin, yetmişlerinde, zeki ve yorgun gözlü bir kadındı. Dersine, tahtaya tek bir isim yazarak başladı: ARIS THORNE.
“Resmi tarih size Dr. Thorne’u, zihninin prangalarından kurtulup insanlığa ilham veren bir kahraman olarak anlatır,” dedi Profesör, sesindeki alayla. “Size anlatmadıkları şey ise, ‘Yazma Yeteneği’nin ilk deneklerinden biri olarak, rızası dışında bir ‘zorunlu mutluluk’ deneyine maruz kaldığıdır. Zihnini, bitmek bilmeyen, anlamsız bir öforiye kilitlediler. Aris Thorne’un son yılları, bir bilim insanının aydınlanması değil, kendi zihninin içinde gülerek boğulan bir adamın trajedisiydi. O, Koro’nun, yani şimdiki Örücülerin ‘insanlığı kendi kusurlarından kurtarma’ projesinin ilk kurbanıydı. Onlar sizin mutsuz olma, yas tutma, hatta sıkılma hakkınızı elinizden almak istiyorlardı. Çünkü onlara göre bunlar, optimize edilmesi gereken sistem hatalarıydı.”
Asır, oturduğu yerde kalakaldı. Kaelen’in anlattığı canavarların da kurban olduğu bir hikaye vardı. Ve o hikayenin kahramanları da canavardı. Tarih, siyah ve beyaz değildi; kırık aynalardan yansıyan, sonsuz gri tonlarından ibaretti.
Ders dağılırken, kapüşonlu, yüzünün yarısı gölgede kalmış bir kız Asır’ın yanından geçti. Elini hafifçe Asır’ın koluna değdirdi. Asır avucunda küçük, soğuk bir metal parçasının kaldığını hissetti. Bir veri çipiydi. Kız fısıldadı, sesi rüzgar gibiydi: “Gerçek canavarları arıyorsan, aynaya değil, yankıya bakmalısın.” Sonra kalabalığın içinde kayboldu.
Asır odasına döndüğünde, çipi titreyen ellerle Plexus’una taktı. Şifrelenmişti ama tek bir dosya vardı. Bir kitap. Yazarı: Vasi. Başlığı: Sessizliğin Yankısı.
Asır o gece uyuyamadı. Bir yanda, evrenle bir olmayı vaat eden Kaelen’in gümüşi gözleri vardı. Diğer yanda ise, kimsenin bahsetmediği bir kitabın ve gizemli bir kızın fısıltısı. Hisar Kampüsü, ona sadece bilgi sunmuyordu. Ona, tarafını seçmesi gereken bir savaş sunuyordu. Ve Asır, henüz hangi ordunun ne için savaştığını bile bilmiyordu.
By Asır Öz

